KUŞAK FARKI

KUŞAK FARKI

KUŞAK FARKI

Son günlerde televizyondaki tartışmalarda, gazete köşe yazılarında ve benzeri çeşitli platformlarda yeni kuşak, özellikle 90’lı kuşak, sahip olduğu farklı beklentiler üzerinden tartışılarak anlaşılmaya çalışılıyor. Sosyal toplumun önemli bir parçası olmak üzere 18’li yaşlarını geçmiş ve toplum içinde yasal özgürlüğünü kazanmış bir birey olarak söz hakkını elde etmiş, yavaş yavaş iş hayatına girmeye başlamış bu yeni kuşağı anlamaya çalışmak gerçekten önemli ve geç kalınmadan bu konu üzerinde bence de mutlaka düşünülmesi gerekiyor. Öyle ki, gerek sosyal hayatta gerekse iş hayatında bu yeni kuşakla birlikte bir çok şeyin eskisi gibi kalamayacağını bence şimdiden görmek mümkün.

Peki nedir farklı olan ve bunun etkileri neler olabilir? Çeşitli platformlarda yapılan tartışmalardan ve kendi gözlemlerimden yola çıkarak şunu kolayca söylemem mümkün ki, bu yeni kuşak daha önce hiç olmadığı kadar çok özgürlüğü yaşamış, anlamış ve ne pahasına olursa olsun bırakmayacak bireylerden oluşuyor. Bu yeni kuşak, kendi fikirlerini dilediği şekilde seslendirebilmeyi ve onların fikirlerine kulak verilmesini istiyor. Kendilerini ya da toplumu ilgilendiren konularda şeffaf ve adil olunmasını talep ediyorlar. İnandıkları gerçekleri, başkaları inandı ya da öyle söyledi diye değil, kendileri inandıkları için hayata geçirmenin peşinde koşmaktan zevk alıyorlar. Başkaları değil kendileri olmak istiyorlar. Kendileri hakkında başkalarının karar almasını kabul etmiyor, kendi kararlarını alıp onları uygulayabilmek istiyorlar.

İyi de, değişim ya da farklılık bunun neresinde? 70’li ya da 80’li kuşak bunları talep etmiyor mu ki 90’lı kuşak farklı oldu? Evet, belki talep ediyorduk (hala daha ediyoruz) ama yakın bir zamana kadar pek de sahip olamamıştık. Bu noktada farklı bir yeni kuşak yaratan durum, bir eski kuşak olarak bizlerin bu taleplerimizi yeni yeni yaşamaya başlamamızken, yeni kuşağı oluşturan 90’lı bireylerin bu taleplerinin doğal olarak karşılandığı bir ortamda yetişmiş olmasıdır.

Ne demek istediğimi örnekler vererek açmaya çalışayım. Bakınız, bizler kendi bloğumuzu yazmak ile, Facebook ve Twitter gibi bireyin sesini rahat ve dilediği bir şekilde duyurabildiği mecralarla 25 ve üzeri yaşlarda tanıştık. Bizlerin yetiştiği dönemlerde ya da bundan 10 sene öncesinde, internet üzerinde bir fikrinizi paylaşmak istediğinizde çeşit olarak pek az olan mecralara yazınızı gönderip site sahibinden onay almanız gerekiyordu. Şu anda ise herhangi bir fikrinizi kişisel bloğunuzda, Facebook ya da Twitter’da anında binlerce kişiyle paylaşabiliyorsunuz. Evet, biz onay almanın gerektiği bir dünyada büyümüştük. 90’lı kuşak ise onay almanın neden gerektiğini anlamakta zorluk çekecekleri bir dünyada büyüdüler.

Ya da hatırlar mısınız, 2000’lerin başında internet kullananlar pek hala bilirler, neredeyse hiç bir siteye gerçek adımızı ve soyadımızı vererek hesap oluşturmazdık. Onun yerine ‘rumuz’larımız vardı. Hatta, bir çok arkadaşımın Facebook ile ilk karşılaştığında neden kendi adını vermek zorunda olduğuna şaşırdığını ve bundan rahatsız olduğunu hatırlarım. Ya yeni kuşak? 90’lı kuşaktan bir bireye sorsanız ‘rumuz’un ne olduğunu ve neden kullanıldığını anlamakta güçlük çekecektir. Öyle ya, onlara göre kendilerini ifade edecekleri bir ortamda kişiliklerini gizleme ihtiyacı neden olsun ki? Şeffaflık ve özgürlük varken gizlenmek? Yeni kuşak, bizlerin içinde bulunduğu dönem itibariyle yaşadığımız ‘diğerleri acaba ne der, beni onaylar mı’ kaygısını ve de ‘fikirlerini ulu orta seslendirmeme’ refleksini ne mutlu ki taşımıyor.

Son bir kaç yıl içerisinde bizzat gözlemlediğim bir konu da yeni kuşağın inandıkları gerçekleri, başkaları inandı ya da öyle söyledi diye değil, kendileri inandıkları için hayata geçirmenin peşinde koşmaktan zevk alan bir nesil olması. İşim gereği bir çok farklı organizasyonda konuşmalar yapıyorum. Bunların arasında özellikle üniversite etkinliklerinin yeri benim için çok ayrı. Oradayken 10 sene sonra dünyanın, özellikle iş dünyasının nasıl değişebileceğini çok net görebiliyorsunuz.

Bundan yaklaşık 5 sene kadar öncesine baktığımda, üniversite sohbetlerinde öğrencilerin bana genelde; ‘mezun olunca çalışmaya başlamak mı gerekir yoksa önce yüksek lisans mı yapmak daha doğru?’, ‘finans sektöründe mi yoksa telekomünikasyonda mı gelecek daha fazla?’, ‘şu şirkette mi maaşlar daha çok yoksa diğer şirketin imkanları daha mı iyi?’ gibi genel anlamda sektöre yönelik sorular sorduklarını anımsıyorum. Öğrencilerin buradaki kaygıları mezun olunca iyi bir kariyer başlangıcı yapmak ve bu doğrultuda mutlu olabilecekleri bir hayata kavuşabilmekti. Bunun için de, onlara bu imkanı verebilecek doğru şirket(ler)i bulmaya çalışıyorlardı. Elbette ki bu da gayet anlaşılır bir durumdu. Sonuçta bundan 10 sene önce benzer duyguları ben de yaşamıştım. Derken, bir şeyler oldu ve son bir kaç yıl içerisinde sorular hızla değişmeye başladı. Artık, üniversite sohbetlerinde bana yöneltilen soruların neredeyse tamamı ‘kendi işimi nasıl kurabilirim’ ekseninde yer alıyor. Ani sayılabilecek bir hızda gerçekleşen bu değişimin altında tabi ki son yıllarda teknoloji ve özellikle internet girişimciliğinin bir değer olarak yükselmesi görülebilir. Ancak, bu değişimi sadece buna bağlamak da yeterli değil bence. Öyle ki, bana soru soran öğrencilere çok defa neden büyük bir şirkete girip çalışmak yerine kendi işlerini kurmak istediklerini sordum. Cevaplar arasında tabi ki çok zengin olabilme hayalleri taşıyanların parıldayan gözleri de vardı  Ama ,bununla birlikte çoğunluk, onların fikirlerinin belki de yıllarca (yönetici olana kadar) dinlenmeyeceği, kendi istediklerini değil yöneticileri ne derse onu yapmaları gerekecekleri bir ortamdan heyecan duymadıklarını, bunun yerine içlerindeki gençlik gücünü fikirleriyle birleştirip hemen hayata geçirmeyi arzuladıklarını dile getirdi. İşte bu yüzden temelde yeni ve farklı bir kuşaktan, itaat etmek yerine sorgulayan, anlamaya çalışan, düşünen, fikir üreten ve bir an önce bunların peşinde koşmak isteyen farklı bir kuşaktan bahsediyorum.

Buraya kadar ki kısmı özetlersek, yeni kuşak, pasif olarak bir kurumun parçası olmaktan, belki garanti paradan (yani maaş), havalı şirket isimleri ve koltuklarından değil, kendi fikirlerinin dinlenmesinden, onlara kulak verilmesinden, şeffaflıktan, çözümün bir parçası olmaktan, inandığı bu gerçekleri hayata geçirmeye çalışmaktan motive oluyor ve zevk alıyor. Sadece verilen kararları uygulayan ve sonucunda bunun için ödüllendirilen taraf olmaktan değil. İşte, bu noktaya kadar anlatmaya çalıştığım değişen bu gerçekliği bir eski kuşak olan bizlerin de şirketlerin de artık fark etmesi gerekiyor. Aksi takdirde, çalışanların şirket ile ilgili kararlarda aktif bir şekilde sürece dahil edilmediği, çalışanların fikir üretmesine ve bunları uygulamasına imkan verilmediği bir organizasyon için önümüzdeki özellikle 5 sene sonrası epey sancılı olacaktır.

Bu bağlamda, son zamanlarda sıkça duyduğumuz bir tabir olan dikta yönetim yerine, ya da daha yumuşak bir tasvir ile hiyerarşik bir yönetim anlayışı yerine, katılımcı, eşitlik üzerine dayalı bir yönetim tarzı ile devam edilmesi gerekliliği fark edilmeli. Biraz abartılmış anlatımıyla ben senin direktörünüm benim dediğimi yap tarzı yerine, hepimiz bir takımız ve hep birlikte şirketin önemli gördüğü bazı hedef ve değerlere nasıl ulaşabiliriz tutumuyla bakılabilmeli şirket yönetimine. Benim dediklerimi iyi yaparsan prim kazanırsın sistemine değil, primin geçici motivasyonuna değil, hep birlikte bir şeyler başarma motivasyonuna sarılmalı. Belirli bir yönetim zümresinin değil, fikri ve yeteneği olan herkesin şirkette aktif olabilmesinin zemini hazırlanmalı ve bu süreç desteklenmeli.

Aslında bu bahsettiklerim, iş dünyasında da, en azından yazılım dünyasında, çoktan fark edildi ve tüm dünyada bu anlamdaki değişim hızla yayılarak yaşanmaya da devam ediyor. 1995 yılında Scrum bu söylemleri içeren bir değişimin ilk adımını attı. Belki de zamanının çok önünde, özellikle de bizlerin o zamanki ülkemiz koşullarında anlamakta ciddi güçlükler çekeceği, bir değişimin ilk adımıydı bu. Şu an geldiğimiz noktada ise görüyoruz ki, eski yönetimsel modeller yeni kuşağın taleplerini ve dünya görüşlerini anlayamıyor. Bu yüzden olsa gerek ki Scrum tüm dünyada sadece yazılım ekiplerinde değil kurumları oluşturan diğer birimlerce de kullanılmaya başlandı. İşte bu doğrultuda, ülkemizdeki kurumlar ve bu kurumları temsil eden bizlerin de dünyadaki bu değişimi ve yeni kuşağın farklılıklarını anlayıp değişime başlaması için tam zamanıdır diye düşünüyorum.

Mehmet Yitmen, Kurucu Ortak, ACM

ARAMA YAPIN